Seninle yazisirken. Sen eski günlerimizi hatirlatirken. Sakayla karisik aski(m)ni belirtirken. Benim olmadigin icin anani ayirip küfür ediyorum sana.
Gözyasi
GÖZYAŞLARIm yol bulur kendine gölge köşelerde ve DUYGUSALlık bırakmaz peşimizi bir an
Duygusuz. Anısız, geçmişsiz bir oda... Burada ona ait hiçbir şey yok... Yaşadığım her şeyi unutmak isterdim... Ne zaman geldim ben buraya?... Hatırlamıyorum... Hatırlamamak ne kadar güzel bir şey... Kızgın güneş pencerelerden içeri hırçın bir şekilde sızıyor... Yataktan hiç kalkmak istemiyorum... Açık pencereden sokakta oynayan çocukların sesleri geliyor... Onlarda büyüyecek, onlarda benim de yaşayacağım şeyleri yaşayacak... Belkide yaşamazlar. Dingin, huzurlu bir hayatı seçerler... Alışkanlıklarına bağlanırlar sımsıkı...Her akşam eşleriyle kapılarının önüne koydukları masalarında akşam yemeklerini yerler. Arzularına kapılmazlar... Sınırlarını bilirler... Evlerinden fazla uzaklaşmazlar. Kaderlerine razı olurlar... Öyle olurlarsa büyüdüklerinde, benim gibilerini görüp tanıdıklarında yadırgarlar; uzak, çekingen bakışlarla bakarlar... Ben hiç sınırlarımı bilmedim çünkü... Yaz akşamları sokak aralarında, evlerinin önünde basit, küçük masalarında akşam yemeklerini yiyen ailelere özenmedim... Hatta onları görünce içim sıkıldı. Daracık, küçük, kasvetli hayatlardan hep uzaklarda olma istedim... Aile sohbetleri hep içimi boğdu... Ben hep evden kaçan çocukları sevdim... Bunalan, daralan... Tutkularının peşinden giden insanları... Sıkılan insanları sevdim... Yetinmezleri... Çocukken, çok ufakken yaralandım ben... Hoşuma gitti böylesi. Çok acı çeksemde... İyi ki mutsuz bir ailede büyümüşüm derim hep... İyi ki çocukluğum mutsuzluklar içinde geçmiş... Çünkü bağlandığım şeyleri kolay kolay bırakmam ben... Mutlu ama küçük aile sohbetlerine, yaz günleri kapı önlerine konan masalarda yenen akşam yemeklerine, basit dedikodulara, küçük, gündelik hırslara bağlansaydım belki de hiç ayrılmak, kopmak istemezdim onlardan... Sıkıntıdan patlasaydım bile bırakamazdım... Çok bunaldığımda bir iki hisli şarkı söyler, bir iki duble rakı fazladan içer, sıkıntımı yersiz bulur; buldun da bunuyorsun, haddini bil, otur oturduğun yerde, bak ne güzel, her akşam evine gelen sevgi dolu bir kocan, bacaklarına sarılan şirin çocukların var, bela arama der, otururdum oturduğum yerde; hiç öyle olmasa, öyle hissetmesem bile, ne kadar mutluyum, hayat ne kadar güzel ve eğlenceli bir yer, derdim... Kendime sürekli iyi ve olumlu telkinler verirdim... Hayat böyle geçip giderdi... İyi de olurdu... Her şeyi olduğu gibi kabul eder,haddimi bilirdim... Sahi ben Niye bu kadar içtim? Neden kendime bu kadar zarar veriyorum? Ah şu beynimi bir durdurabilsem... Şu yataktan bir kalkabilsem, gidip soğuk suyun altına girip başımı soğuk suya tutup bana acı veren tüm geçmişimden kurtulabilsem diye düşünüyorum... Gidip televizyonu açıyorum... Rasgele bir kanal çıkıyor. Dolaptan bir şişe soğuk su alıp kana kana içmeye başlıyorum... Akşam kimsenin kalbini kırıp kırmadığımı düşünüyorum su içerken... Son günlerde iyiden iyiye hırçınlaşıp, alınganlaştım çünkü... Herkesin benimle uğraştığını düşünüyorum. Oysa yok öyle bir şey. İnsanlar kendilerini yaşıyorlar... Çevremdeki insanlar öyle yalnız ve öyle kırgınlar ki... Hepsinin beklentileri çok büyük, oysa hayat öyle küçük ve öyle imkansızlıklarla dolu ki, herkes koşup koşup hayallerinin, beklentilerinin duvarına çarpıyor... Kalkmak gerek... Son günlerde niye böyle oldum ben? Nerede benim o eski coşkularım? Nerede o içi içine sığmayan insan? İçimdeki büyüyü yitirdim sanki... O büyü olmadan hiçbir şeyin tadı yok sanki... Bir arkadaşım söylemişti, yirmi yaşında o büyü bitiyormuş insanda... Geriye salt, kuru gerçekler, anlamsız tekrarlar kalıyormuş... Ne ilgisi var, bir yıl önce, bir yıl bile değil, daha birkaç ay önce içimdeki bana sonsuz gibi gelen bir büyüyle bakıyordum hayata.... Rasgele açtığım kanalda Zara'nın sesini duyuyorum. Çok eski bir şarkıyı dokunaklı bir şekilde söylüyor...Birden derin bir sancıyla sarsılıyorum. Her taraftan kirli kan sızıyor bu duygusuz odaya... Bay A'nın bir sıtma nöbeti gibi kaplıyor içimi... Nereden açtım şimdi ben bu televizyonu?... Kurtulamayacağım ben bu adamdan... İçimden hiç çıkmıyor ki zaten... Yatağın içinde kıvranıp duruyorum... Yumruğumu sıkıyorum, ellerimi ısırıyorum... Tahammül edilemez bir acı bu... Neden burada, neden yanımda değil?.. Neden yürümedi ilişkimiz?... Soruların sonu gelmiyor... Olmayacak bir şey için neden bu kadar acı çekiyorum... Defalarca denedik... Koptuk, birleştik... Yeniden koptuk... Yapamadık. Dünyanın en büyük acılarını çektirdik birbirimize... Peki neden unutamıyorum onu?... Neden bir başkasına aşık olamıyorum? Onu kafamdan atamazsam kimseye bağlanamam ki... Peki neyin bedelini ödüyorum ben? Kime haksızlık ettim, kimi incittim de böylesine sonu gelmez bir acı çekiyorum? Ödenmedi mi diyetim, bitmedi mi çilem?... Şuan nerede acaba? Kimle beraber? Benim hissettiklerimi oda hissediyor mu acaba?Neden onu hep başkasıyla sevişirken düşünüyorum? Çok derinlerde yatan bir acı duyuyorum onu düşündüğümde... Ayrıca başkasıyla sevişmesinden çok, ona sarılıp uyuması bana daha çok acı veriyor. Başını onun omzuna koyması, onu koklaması, saçını okşaması... Tanrım nereden tanıdım bu adamı ben? Şeytan diyor, git evine, kır kapısını, avazın çıktığı kadar bağır, yeter de, yeter benimle oynadığın, ne istiyorsun benden de... Sars omuzlarından, canını acıt, göster ona ne kadar kararlı olduğunu, ürksün senden, şaşırsın, toparlasın kendini... Ama yapamam ki böyle şeyleri ben... Kıyamam ne ona, nede yaşadıklarımıza... Ben en fazla böyle kendimi yer bitirir, dururum. Bir şarkı duyduğumda içim ürperir, ellerimi ısırıp bedenime zarar vermek isterim. Bir sıtma nöbetine tutulmuş gibi, bütün ömrümle birlikte titreyip dururum... Bu ayrılığın bütün suçunu kendimden bilir, onun varlığında bütün terk edilişlerimi aynı anda yaşarım... İşte en çok böyle zamanlarda o sokak aralarına, ev önlerine konan aile sofralarına özeniyorum. Eşlerini bekleyen kadınlara, ellerinde dolu filelerle evlerinin yolunu tutan aile babalarına... Babalarını ta sokağın başında karşılayıp, bana ne aldın? diye onların ellerine sarılan güleç yüzlü çocuklara... Küçük, ama sağlam mutluluklara... Yoldan çıkmayan, haddini bilen insanlara... Tutkusuz yaşayıp, hayattan çok az şey bekleyenlere... Ama artık benim için çok geç... Kimse bir başkası olamaz... Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz... Gelirse her akşam yolunu gözlerim inan... Gelirse birlikte yaşanınca sevgi tükenmez, çoğalıp artar... Gelirse ben hep onu severim... Yaz akşamları sokak arasındaki evimizin önüne masamızı kurar, çocuklarınızla baş başa yemeğimizi yer iyi ki varız, iyi ki yaşıyoruz, deriz... İçimiz sıkılınca, bir iki duble fazladan içer, bir iki hisli şarkı daha söyleriz... Elimizdekilerle yetinir haddimizi biliriz... |
